Erdoğan Aydın – Fatih ve Fetih

Bildiğiniz gibi zaman zaman hayhay üzerinde kitap tanıtımı ve incelemelerine yer veriyoruz. Bu yazımızda da Erdoğan Aydın’ın Fatih ve Fetih isimli eserinin incelemesini yayımlıyoruz.

Yazar eserinin Kültürel Boyunduruğumuz Fetihçilik adlı I. Bölümde: 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethiyle 15-16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgali arasında işgalcilerin kimliği haricinde herhangi bir fark bulunamadığını iddia etmektedir. Yazar yine bu bölümde, milli eğitim sistemimizin şovenist bir zihniyete hizmet ettiğini iddia etmektedir. Ama, adı milli eğitim (Türk Milli Eğitimi) olan bir sistemde milli değerlere ve hassasiyetlere fevkalâde önem verilmesi gerektiğini müellif gözardı ederek olaylara tamamiyle duygusal yaklaşmaktadır.

       Yazar; eserinin Sarayda Kıran Kırana Hizipler Savaşı adlı II. Bölümde: Veziriazam Halil Hayrretin Paşa ve Zağonos Paşa arasındaki nüfuz mücadelesine dikkat çekmeye çalışmıştır. Yazar, bu bölümünde II. Murat’ın eceliyle öldüğünü iddia eden resmi tezi reddederek II. Murat’ın aslında zehirlendiğini iddia etmektedir. Bu iddianın hiç bir temel dayanak noktası olmadığı gibi ispatı da imkansızdır. Nitekim H. İnalcık (Fethin Yakın Sebepleri) bu konuda II. Murat’ın ölümünün tamamiyle normal nedenler ile olduğundan bahsetmektedir. Yazar, II. Murat zehirletilmişti derken adeta öküz altında buzağı arayan bir zihniyetle II. Murat’ın çok genç yaşta ölümünün kabullenilemez bir durum olduğunu iddia etmektedir.

       Fethin Gerçek Nedenleri Başlığı  altında verilen III. Bölümde: Fethin, siyasi, iktisadi ve sosyal bir takım nedenler ile vücuda getirildiğinden bahsetmektedir. Yazar, bu nedenleri sıralarken, resmi tarihçiler tarafından önemle üzerinde durulan dini nedenleri yadsıyarak fethin gerçek nedenleri arasında görmediğini belirtmektedir. Yazar, bu iddiayı ileri sürerken gaza ve cihad ideolojisi üzerine kurulmuş olan bir devletin temel dayanak noktalarından birini reddederek büyük bir yanlışın içerisine düşmektedir. Ayrıca Osmanlı tarihinin duayenlerinden sayılan ve bu konudaki çalışmaları takdire şayan nitelikte olan H. İnalcık’ın bu konudaki görüşleri şiddetli bir eleştiriye tabi tutulmuştur.

       Yazar, fethin nedenlerinin kesinlikle binlerce insanın ölümünü  meşrulaştıracak nedenler olmadığını iddia etmektedir. Tarihi bir takım gerçeklerin günün şartlarında ve o zamanki değer yargılarıyla tenkide tabi tutulmasının gerekliliğini burada hatırlatmak ta  fayda olduğu kanatindeyim. Yoksa müellifin yaptığı gibi insan hakları beyannamesini önümüze alıp, birilerini cani, katil ilan etmek gibi bir yanlışın içine düşerek ideolojik ve tamamiyle gerçeklerden uzak bir takım iddialarda bulunmak içten değildir.

       IV. Bölüm Fetih Öncesi Taraflar başlığı altında verilmiştir. Yazar, bu bölümde gene bir takım marjinal iddialar ortaya atmıştır. Bu iddiaların başında İstanbul Osmanlılar tarafından çok ağır haraca bağlanmıştı ve tam manasıyla sömürülmüştü iddiasıdır. Yazar, bu iddiayı J.P. Rouxadin adlı bir yazarın bu konuda yazdıklarını referans olarak ileri sürerken H. İnalcık vb. Osmanlı tarihçilerinin olayları çarpıttığını iddia etmektedir. Yazar, bu iddiaları ortaya atarken insan hakları etik anlayışı ve birçok kavram kullanarak İstanbul’un fethinin temel dayanak noktalarını çürütmeye çalışmış bütün bunları yaparken de; Ziwingliy, Dukas vb. Bizanslı tarihçileri referans olarak göstermiş ve A. Sevim, Y. Yücel, H. İnalcık vb. ciddi Osmanlı tarihçilerini tenkid etmiştir. Yazarın iddialarını tamamiyle batılı tarihçileri referans alarak ortaya atması iddiaların tarafsızlığına gölge düşürdüğü gibi tamamiyle yanlı ve ideolojik saplantıların bir ürünü olduğunu akla getirmektedir.

       Yazar, fethin gerçekleşme sürecini ve bu süreçteki olan hadiselerle bir takım ihtilahlı konuları; Fetih (V. Bölüm), İstanbul’a Nasıl Girildi? (VI. Bölüm), Gemiler Haliç’e Nereden Geldi? (VII. Bölüm) ve Fetih Sonrası Talan (VII. Bölüm) başlıkları altında vermektedir.

       Yazar, eserinin bu bölümlerinde İstanbul’un fetih sürecini ele almaya ve irdelemeye çalışmıştır. Yazar evvela her iki tarafın askeri güçleri arasında dağlar kadar fark olduğunu, Osmanlı kuvvetleri 200 bini aşkınken  buna karşılık Bizans ordularının en iyimser rakamla 15 binin altında olduğunu iddia etmektedir. Yazar, bu rakamları vererek İstanbul’un fethinin resmi tarihçilerin iddia ettikleri gibi çok büyütülecek göklere çıkarılacak bir fetih (ona göre işgal) olmadığını bunun bir şahinle serçenin kapışması gibi düşünülmesi gerektiğini belirtmiştir. Karşılıklı kuvvetler ne kadar dengesiz olursa olsun sadece Osmanlının değil Avrupa’nında siyasi, iktisadi ve sosyal bünyesinde geniş çaplı tesirler uyandıran fetihi küçük görmeye çalışmak bir takım tarihi gerçeklerden tamamiyle uzaklaşmak anlamına gelir herhalde.

       Yazar, Fatih’in İstanbul’u yağmalatma sözünün askerler üzerinde olumlu bir tesir oluşturduğunu ve şehrin daha sonradan yağmalanacak olmasının birtakım meşru kalıplara sığdırılmaya çalışıldığından bahseder. Şu da unutmamalıdır ki, Fatih kuşatma devam ederken Bizans’ın teslim olması halinde şehrin yağmalanmayacağını vadetmiştir. Ayrıca daha sonra inşasına yine aynı padişah tarafından yüklü meblağlar harcanarak girişilmesi Fatih’in şehri bilinçli bir şekilde yağmalatma isteği teorisini çürütmektedir.

       Yazara göre; İstanbul’un işgalini mümkün kılan o güne kadar görülmemiş  büyüklükteki toplardır. Yazara göre gaza ve cihat söylemleri gayrimeşru bir işgal uydurulmuş sözde meşru kılıflardır. Şer’i hükümlere göre yönetilen ve temelinde de bu ideolojik yaklaşımın yattığı bir devlet için gaza ve cihat gibi kavramları sadece bir sözden ibaretmiş gibi lanse etmek, gerçekleri çarpıtmaya çalışmaktan başka birşey değildir.

       Yazar, İstanbul’a Nereden Girildi başlığı taşıyan bölümde (IV. Bölüm): İstanbul’a şimdiye kadar resmi tarihçilerin sürekli vurguladığı gibi Topkapı’dan değil, Dukas’ın iddia etiği gibi açık bırakılmış olan bir kapıdan girilmiş olabileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca Ulubatlı Hasan’ın bir efsaneden ibaret olduğunu iddia etmektedir. Yazarın bu iddiası mantıksız ve yersizdir. Çünkü o savaş ortamında Osmanlı askerlerinin rahatça girebileceği bir kapının açık unutulması pek mantıklı gözükmemetedir. Ulubatlı Hasan olayın efsane olduğunu ileri süren yazara Ulubatlı yada Osmanlı askerinin o surlar üzerine bayrak dikmişse (ki dikmiştir) isim üzerinde bu kadar durmak yersizdir cevabının verilmesi gerekir.

       Gemiler Haliç’e Nereden Geldiler başlığını taşıyan VII. Bölümde: 20 Nisan yenilgisi üzerine Fatih Sultan Mehmet’in 72 GEMİYİ Galata sırtlarından Haliç’e indirme hadisesini resmi tarihçilerimizin tamamı tarafından kurgulanan ve herkese kabul ettirilen bir efsane olduğu iddiasında bulunmaktadır. Yazar bu iddilarda bulunurken kendine göre geçerli lakin tarihi olaylara hiçbir şekilde kaynaklık edemeyecek deliller ileri sürmektedir. Yazar, Osmanlı tarihçilerinin fethi büyütmek, Bizans tarhçilerinin ise fethi daha kabullenilebilir bir olay haline getirebilmek için böyle bir efsaneye başvurdukları iddia edilmektedir. Yazara göre gemilerin karadan yürütülmesi o günün şartlarına göre imkansızdır. Bu gemiler olsa olsa Ok meydanı tersanesinde yapılmıştır. Dönemin tarihçilerinin aktardıkları yazarın iddilarını çürütecek niteliktedir. Aşık Paşaoğlu Tarihi’nde, Tursun Bey Tarihi Ebu’l-feth adlı eserinde, Evliya Çelebi ve Dukas gibi müelliflerin eserlerinde bu konuda bilgi mevcuttur. Cumhuriyet dönemi tarihçilerinden F. Dirimtekin’in (İstanbul’un Fethi) ve V. L. Mirmiroğlu’nun (Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları) eserlerinde ortaya koydukları bilgiler, yazarın söylediklerinin tam zıttıdır.

       Fetih Sonrası Talan başlığını taşıyan VIII. Bölümde: Yazar, fethin meşrulaştırdığı gibi talanın da meşrulaştırılmaya çalışıldığından bahsetmektedir. Yazar, fethin akabinde gerçekleşen talan hareketlerinde Fatih’in müsamahakâr davranışlarını eleştirmiştir. Yazara göre; talan, yağma, ve tecavüz hangi kılıfa sokulursa sokulsun meşru sayılamaz. Yazar’ın Fatih’i eleştiren sözlerine H. İnalcık’ın: “Zorla alınan şehir şerîate göre yağma edilirdi. Padişah da buna mani olamazdı” (İ. A. Osmanlılar, s. 295) ibaresiyle cevap vermek yerinde olur herhalde. Fethin gerçekleştiği dönemde fetih sonrası talan hemen hemen bütün devletler ve milletler tarafından uygulanıyor olduğu aşikârdır. Bu nedenle bu talanı sadece Fatih’e ya da Osmanlıya atfederek acımasız eleştirilerde bulunulmasının yersiz olacağı kanaatindeyim.

       Yaxar X. Bölüm olan Çağ açma Efsanesi adlı bölümde: Önceki bölümlerde olduğu gibi bu “resmi” ve “sağcı” Osmanlı tarihçilerinin bir uydurmasından ibarettir. Çünkü; İstanbul’un fethi bütün dünyada çağ değiştirecek bir etki yapmamıştır, iddisında bulunmaktadır. Ayrıca yazara göre İstanbul’dan kaçan düşünürlerin rönesansı başlattığı iddiası da gerçeklerden uzaktır.

       Fatih bir Türk-İslâm Önderi mi? adı altında verilen bölümde Fatih’in bir Türk-İslâm önderi olamayacağı iddia edilerek bunun gerekçeleri sunulmaya çalışılmıştır. Yazar, bu bölümde Fatih’in emperyalist bir zihniyetle ülke topraklarını, yaptığı ilhaklarla sürekli büyütmeye çalıştığını vurgulamaktadır. Yazara göre; Fatih’in Anadolu beyliklerini işgal etmesini sözde meşru kılıfı olan ve resmi tarihçiler tarafından sürekli tekrarlanan Anadolu siyasi birliğinin sağlanması gerekiyordu gibi bir açıklamanın gerçekçi olmadığını iddia etmektedir. Yazarın bu iddiasına rağmen Halil İnalcık: “Fatih, dörtyüz yıl sarsıntısız ayakta duran temeli atmakla kalmamış, onun bu kuvvetli merkeziyetçi şahsiyeti kabile siyasetine son vererek Türklüğün Anadolu’da bir bütün halinde kaynaşmasını sağlamıştır” demektedir (İ. A., Osmanlılar, s. 299). Özetle; Fatih Anadolu’da siyasi birliği sağlamış, diğer müslümanların liderliğini üzerine alarak sürekli gaza ve cihadda bulunmuş, böylece bir Müslüman-Türk önder hüvyetine bürünmüştür.

       Fatih’in Dinsel Kimliği ve Politikası adını taşıyan XII. Bölümde: Fatih’in dinsel kimliğine, annesinin kimliğine ve gayr-i müslimlere ilişkin uyguladığı politikalara dair bir takım iddialarda bulunmuştur. Yazar; Fatih’in Osmanlı padişahları arasında en layiği olduğunu vurgulamaktadır. Yazara göre; Fatih dine pek fazla önem vermeyen, içki içen ve ibadet etmeyen bir padişahtır. Yazar, bu bölümde ayrıca Fatih’in annesinin bir Sırp olduğundan bahsetmektedir. Yazarın bu iddiaları kesinlik içermeyip çoğu Osmanlı tarihçisinin ihtilafta olduğu konulardır. Fatih’in özellikle kurdurmuş olduğu Semaniye Medreseleri’nde en üst düzeyde dini alimlerin okutulması dikkat çekicidir. Ahmet Akgündüz yazarın iddia ettiklerinin tam aksine Fatih’in dindar bir kişiliğe sahip olduğunu, Fatih’in Avni Mahlası ile yazmış olduğu şiirlerin yanlış yorumlandığı için Fatih’e bu yakıştırmaların yapıldığını iddia etmektedir (Bkz. A. Akgündüz, Bilnmeyen Osmanlı, s. 101). Akgündüz eserinde Erdoğan Aydın’a araştırma ve bilim özürlü yakıştırmasını yapmaktadır.

       Fatih’in ve Osmanlının Türklüğü  adını taşıyan XIII. Bölümde: Fatih döneminde devletin giderek Türk kimliğinden uzaklaştığı Fatih’in de bu hususta köklü reformlar yaptığı vurgulanmakta ve devletin en üst brokartlar sınıfını kul kökenli devşirmelerin doldurduğu belirtilmektedir. Bu nedenle devletin Fatih’ten sonra ırki açıdan heteredoks sayılması gerektiği iddia edilmektedir.

       Yazar, Fatih’in ölümü ve Hizipler Savaşı başlığı taşıyan son bölümde; Fatih’in ölümünün tıpkı II. Murat gibi şaibeli olduğu ve zehirlenmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır. Fatih’in ölümünden sonra sarayda büyük bir hizipler savaşının başladığını vurgulamaktadır. Yazar, bu bölümde ayrıca halkın ağır vergiler altında ezildiğini ve ordunun sürekli olarak savaşması nedeniyle Fatih’e karşı hizip hareketlerinde halkın ve ordunun II. Bayezid’i desteklediğini iddi etmektedir.

       Erdoğan Aydın tarafından kaleme alınmış olan bu eser bir takım tarihi gerçeklerden uzak olarak vücuda getirilmiştir. Yazar, sıradışı iddialarda bulunarak resmi tarihçilerin tezlerini çürütmeye çalışmış, ancak kesinlikle başaramamıştır.

       Yazar irdelemiş olduğu Fatih ve fetih konusunu o günün şartlarını, siyasi ve sosyal özelliklerini gözardı ederek yapmaya çalışmış, insan hakları, evrensel etik kuralları ve daha bir çok kavramlar kullanarak çok büyük yanlışlar içerisine düşmüştür.

       Yazar eserin muhtelif yerlerinde tarihçileri sağcı, solcu ve cumhuriyetçi gibi sınıflara ayırarak tarihçilerin Fatih ve fetih üzerine olan görüşlerine ön yargıyla yaklaşarak bir takım tarihi gerçekleri siyasi bir platforma taşımaya başlamıştaır.

        Yazar eserini kaleme alırken ana kaynaklara hiçbir suretle inmemiş, hiçbir arşiv belgesinden faydalanma yoluna gitmemiştir. Bu konuda çok iddialı ve marjinal fikirler ileri süren yazarın tarih eğitimi almamış olması ve Osmanlıca bilmiyor olması da yazarın güvenilirliğini azaltmaktadır. Yazar, Osmanlı tarih yazıcılığında çok saygın bir yere sahip olan Halil İnalcık, Ali Sevim, Yaşar Yücel, İ. Hakkı Uzunçarşılı vb. Osmanlı tarihçilerini hakaret boyutuna varan ithamlarla eleştirmiştir. Bunun yanısıra kendisinin ortaya attığı asılsız iddiaların bir çoğunda sadece Ziwingliy, Dukas, J.P. Rouxadin gibi batılı tarihçilerin eserlerinden yararlanmışltır.

       Yazar, eserinin pek çok yerinde Bizans’ın savunuculuğunu üstlenmiş, bu nedenle de Fatih ve bir çok Osmanlı devlet ileri gelenlerine ağır ithamlarda bulunmaktan geri kalmamıştır.

       Yazarın ortaya attığı iddialar hususunda İlber Ortaylı gibi ciddi bir tarihçinin de görüşlerine yer vermek gerekir. Ortaylı, yazarın İstanbul’un fethi kutlanmamalı çünkü bu olay bir fetih değil işgaldir, fethi kutlamak şovenist bir zihniyetin ürünüdür, şeklindeki iddialarına şu şekilde cevap vermektedir: “Çağ kapatan bir fetih kutlanmayacak da ne kutlanacak. Bu tür iddiaların nedeni tarihi anlamamaktan kaynaklanmaktadır” demektedir.

       Yazarın Fatih’ı acımasızlıkla, insanlık dışı bir işyapmakla suçladığı kardeş katli hadisesinde İlber Ortaylı:  “Kanla, terle kazanılan bir impartorluğun kaderi kardeş kavgalarının ve tesadüflerin neticelerine bırakılamaz” demektedir. Ortaylı ayrıca gemilerin Haliç’e karadan yürütüldüğünü de söylemektedir.Ortaylı’ya göre Fatih dönemine ait tabulaşmış bilgileri yıkabilmek için çok geniş çaplı araştırmalar yapmak gerekir.

       Özetle: Eserini bir takım ideolojik kaygılarla kaleme almış olan Erdoğan Aydın’ın bu eseri tarihi değer taşımaktan ziyade bir takım ideolojik fikirlere tarihin alet edildiği bir eserdir. Osmanlı tarihçilerimizin bu ve bunun gibi eserleri ve ortaya atılan iddiları sıkı bir tahlile tabi tuttuktan sonra çürütmeleri gerekir ki, bir takım gerçekler daha fazla çarpıtılmasın.

Kaynak : Tarihçi Talha GÖNÜLALAN

"Erdoğan Aydın – Fatih ve Fetih" yazısı 27 Şubat 2010 tarihinde saat 00:06 sularında "Kitap,Tarih" kategorisinde yayınlanmış olup "admin" tarafından yazılmıştır. Ayrıca bu yazıya 1 adet yorum yapılmıştır .

Siz de yorum veya geribildirim bırakabilirsiniz.



Erdoğan Aydın – Fatih ve Fetih yazısında 1 Yorum Var

  1. adam gerçekleri söylemiş buda sizin rahatınıza batmış bence

Yorum Yaz